
|

Narman yöresi
sırasıyla (M.Ö. 680–655 yıllarında Sakaların daha sonra Arapları ve
Bizanslıların hâkimiyetine girmiş 1048 yılında Selçuklu Komutanı İbrahim
YINAL’ın kazandığı Pasinler Savaşı ile Doğu Anadolu kapıları Türklere
açılmış Selçuklu sultanı Alparslan’ın Malazgirt Zaferiyle Tortum, Oltu,
Şenkaya, Olur ilçeleri ile birlikte Narman’da Türk hâkimiyetine
girmiştir.
İlçemizin tarihi hakkında yazılanları son derece yetersiz buldum bu konu
üzerinde bulduğum kitapları okudum önceden yaylamızda yer alan savaş
kalıntılarının 93 harbi(1877–1878) tarihlerinden kaldığını düşünüyordum
ancak bunların 1915 yılında Sarıkamış Hareketinden sonra Rus güçlerinin
baharla birlikte Doğu Anadolu’nun işgali için hareketi sırasında
yapılmış savaşlardan kaldığını anladım.
93 HARBİ (1876–1877)
93 harbi diye adlandırdığımız 1877 yılında Gazi Ahmet Muhtar paşa
savaşlarını anlatan Mehmet Arif Beyin Başımıza Gelenler kitabında
ilçemizden NAMREVAN olarak söz edilmektedir bu isim ilk defa duyduğum
bir isimdir. Bu savaşlardan sonra Ruslarla yapılan anlaşmada ilçemiz
Osmanlı devleti sınırlarında kalmış ve işgale uğramamıştır.
SARIKAMIŞ HAREKETİ (1914–1915)*
"Rus sınırı o zama ismi Nefsi Narman olan Oltu'nun Ünlükaya Köyünün
kesik köprü kısmında kalmıştır. Hatta bu köprüye yakın olan ve şimdi pek
kalıntısı kalmayan yol kenarında ilçemizin bir köyü de boşaltılmış ve
şimdilerde kalıntıları bile hatırlanmamaktadır.
Sarıkamış Hareketinden önce (30 Eylül 1914) Narman ilçemizde Süvari
alayı nizamiyesi, Piyade alayı ve sınırlarda hudut karakolları
bulunmaktadır. Şu an ilçemizde Kışla olarak belirttiğimiz bölgenin o
zamanlar Ordumuzu barındırdığı anlaşılmaktadır. Daha sonra bu
birliklerin Erzurum’daki 3. Orduya katılmak üzere ayrıldıkları
anlaşılmaktadır. Bundan sonra Rus birliklerinin Narman’a girip
Savaşçılar köyünde savunma hattı kurdukları ve Rus birlikleriyle Aralık
1914 yılında ilk karşılaşma bu köyümüzde Albay Hasan Vasfi Bey
Komutasındaki 31 tümenle yapmış ve ordumuzun zaferiyle sonuçlanmıştır.
Enver Paşa ve ordumuzun bir kısmı da 8 Aralıkta Köprüköy den
Koşaya(Toygarlı) oradan Yanıktaşa gelmişler. Bu sırada 10 Aralıkta Enver
Paşa ve kurmayları geceyi İd’de geçirmişlerdi."
*(Köprülü Şerif İldemin Sarıkamış adlı
eserinden alınmıştır.)
SARIKAMIŞ HAREKETİ SONRASI (1915)*
9 MART 1915 (ilçemizle ilgili yazılı belge bulmak çok zor sanırım
ilçemizde yaşayan büyüklerimiz bu konuda hiç yazı yazmammışlar)
"10. Kolordunun merkezi olan İd kasabasına geldik. Geçtiğimiz dağlardan
henüz bir metre kar olduğu halde bu kasabada kardan eser bile yoktu;
güneşin etkisi de oldukça şiddetliydi. Liskavda (Yukarısivri) yattığımız
odanın in gibi küçük kapılı, toprağa gömülmüş penceresiz bir dam
olduğunu anlatmak için “ Mart dokuzda inden çıktık İd’e girdik” diyerek,
tarih düşürmeye çalışan arkadaşlar bile oldu.
Şimdiye kadar gördüğümüz kasaba ve köyler içinde İd birinciliği
kazanmıştı! (yazar çamurdan şikayet etmekte) Sokaklardan geçerken topuğa
kadar yükselen çamur içerisinde, daha gömülmelerine vakit bulunmamış bir
cesedin koluna, bacağına basmadan geçmek mümkün olmuyordu. Dam içlerinde
tüyler ürpertici manzaralar; kapısının üzerinde “ Şehitler Mezarlığı”
yazılı levhası bulunan dört duvar arasındaki ölü yığınları. Savaştan
önce kışla olan büyük bir binada, birbiri üzerine yığılmış, kereste
taşır gibi iplerle sıkı sıkı sarılmış, ataklık kurbanlarının yüklü
bulunduğu kağnıların hazin hazin ses vererek gelişleri. Ağızları yarı
açık, sönmüş gözleri arasından toprağın doymak bilmeyen midesine
atılmaları bekleyen şehitler, insan eti yiyerek domuz gibi olmuş,
yamyamlaşmış bir sürü köpeğin korkunç bakışları insanın duygularını,
düşüncelerini felce uğratacak ve yaşadıkça hafızasından silinmeyecek
hatıralar.
Birbiri üzerine yığılmış, tepecikler meydana getirmiş olan bu hatanın
şehitlerinin hemen hepsi, tifo, ateşli humma ve özellikle tifüsün
yaptığı tahribatın ileri gelmişti. Bu bahtsız küme küme yatan Anadolu
çocukları karşısında arkadaşların ne düşündüklerini bilmiyorum ben bu
sahneleri olduğu gibi anlatamadığıma esef ediyorum.
Gerek İd’de ve gerek Aha (Beyler) köyündeki ölü bolluğu Erzincan’dan
sonra yol kenarında gördüğümüz 3-5 ölü kadar bile bizi etkilemez
olmuştu. Erzurum’dan sonra sık sık karşılaştığımız köy damlarında küme
küme yatan bir kısmı soyulmuş bir donla bırakılmış Türk çocuklarının
ölülerine iyice alışmıştık.. Bu kasabada dört gün kaldık yeme içme
zorluğu ilk defa bizi burada karşıladı. Sular, evler, yiyecekler her
taraf bulaşık, her taraf mikrop yuvası. İçinde ceset bulunmayan bir dam
altı bulamadık. Merkez kumandanlığına muracata mecbur olduk, emir
erlerinin yanında gösterilen bir köşede gecelerimizi geçirdik.
Yemeklerimiz çaydan peksimetten ibaretti suyumuzu da kasabanın iki
kilometre kadar güneyinde bulunan temiz gözeden getiriyorduk.(yazar
çermeyi kast ediyor sanırım)
14 Marttan güneş doğarken erzak hayvanlarını takip ederek düşmanla karşı
karşıya bulunan alayımıza geldik. Bugün kü yolumuz pek sarp aşılması güç
dağlar hayvanların tehlikeler atlatarak geçtikleri patikalardı. İd’den
henüz ayrıldığımız sırada bir düşman (Rus) uçağının İd üzerinde keşif
uçuşu yaptığını gördük.”
*(Faik TONGUÇ’un Birinci Dünya Savaşında Bir
yedek subayın anıların kitabından aynen alınmıştır.)
NARMAN’IN İŞGALİYLE İLGİLİ YAZI*
“Ordu kumandanlığınca keşide edilen bir kur’ada 10. Kolorduya tefrik
edilerek, güzel atlarla bir kısım arkadaşlar hep birlikte 13. Nisan.
1331 (26. Nisan. 1915)’te Erzurum’dan ayrıldık. 10. Kolordu merkezi olan
Şekerli kasabasına muvasalatla, buradan da 32. fırkaya tayin olarak
Narman kasabasına ve buradan da yağmurlu bir günde 94. alay 2. Tabura
tayin edildik.
Fırkadan rükubumuza tahsis edilen küheylan atlarla, yağmur çamur
içerisinde yola devam ile akşamleyin 94. Alay merkezi olan Kahmıs köyüne
muvasalatla bir merekte (samanlıkta) ikamet eden Harputlu Mülazım-ı
Evvel Hilmi Efendi namında bir bölük komutanına misafir edildim. Havali
birkaç defa düşman ve bizim kendi ordularımızın ayakları altında kalmış
olduğundan kâmilen harabe zar bir haldeydi. 17. Nisan. 1331 (30. Nisan
1915) tarihinden itibaren kıta’ya be harbe iltihak ve iştirak etmiş
bulunuyorum da harp ve seferi hayat, büsbütün aykırı ve gayr-ı tabii bir
hareket olduğundan, ünsiyet etmek ve alışmak biraz müşkül görünüyor ve
her vaziyet ve harekâttan tevahhuş ediyordum. (korkuyor, ürküyordum)
Oltu şehri civarında muharip iki ordu ahz-i mevzii etmişler, etraftaki
tepelerde kar ve buzlar içerisinde zavallı askerler geceli gündüzlü
nöbet beklemekteydiler. Gacartı, Tekmezar, Suptan-tepesi, Goranis,
Arastı, Kihdik, Turla sırtları kısmen bizim ileri karakol
mevziilerimizdi. Daha henüz, Sarıkamış bozgunluğu felaketin
darbelerinden rehayâb olamayan (kurtulamayan) ordumuzda bölük mevcudu
azami 15–20 nefer silahendaza tenezzül ettiği gibi, bölük komutanlığı
da, ekseriye mektepten yeni neş’et etmiş bir Mülazım-ı Sani veyahut bir
masum ihtiyat zabit namzedinin dûş-i hamiyetine tahmil edilmiştir. Bir
gece Kahmıs’ta istirahattan sonra 1. Bölük kumandanı sıfatıyla be
bölüğümle Sultantepesi nam mevzii, 5. Bölükten teslim aldım. Ve bu
suretle ilk defa olarak hatt-ı harbe girmiş oldum, 17. Nisan.1331 (30.
Nisan.1915).
Sultantepesi, büyük bir tepenin zirvesinden ibaret ve etraf kâmilen
beyaz karla mesturdu. (örtülüydü).
Tabur karargâhında kalmamı ve acemi efrada talim muallimi olmamı emir ve
tensip bulurdular. Teşekkürler... Büyük bir lûtuf ve himaye oldu. Her
gün ihtiyatta kalan bölük efradını sabah, akşam Kahmıs köyü
harmanlarında toplayarak askeri talim ve terbiye yaptırır, sair
vakitlerde ya bir merekte yahut bir samanlıkta, ateş başında tabur
kumandanı beyle ve geride bulunan diğer zabıtanla sohbet ederdik. Tamam,
bir hafta bu hal üzere güzeran ettikten sonra müdafaa mevziindeki bir
haftalık sükûnet 23. Nisan. 1331 (6. Mayıs.1915) gecesi, nagehan bir
gulguleye, gürültüye munkalip oldu (dönüştü). Havanın soğuk, kar, bora,
tipi fırtınasına hem ahenk (denk) olmak üzere düşman siperlerinden top,
mitralyöz, tüfenk, bomba tarrakaları, hurra sedaları, düşmanın insafsız
baskın hareketleri havaliyi dehşete ilga etti. Herkes silah ve eşyasını
topladı, daha şafak sökmeden asker siperlere yerleştirildi. Tabur
karargâhını sevk edecek mekkâre ve sair hayvan ve araba taburda kalmamış
olduğundan, tabur kumandanının emriyle ve diğer bir zabit refikimle
Kahmıs köyündeki mevcut hayvanları toplamak üzere, karanlıkta sokakları
dolaşarak hane kapılarını açtırmaya gayret ediyoruz.
- Tak, tak, tak aç kapıyı.
- Kimsiniz? Gece evimizde ne işiniz var? Bizim erkekler hep askerde,
kimsemiz yok.
- Aç kapıyı. Biz askeriz, tez kapıyı açınız.
Tabii ki içerde hane derununda bir vaveyla, ah-u figan, ağlaşmalar
başlar. Aman yarab, ne dil-sûz bir sahne, canhıraş bir vazifeydi.
Vaziyeti gören en haşin kalplar de sızlar, en zalim gözler de kan
ağlardı. Nihayet ya iki büklüm bir acuze köylü kadını, ya başı açık
soluk benizli bir çocuk yahut masum, sefil bir asker karısı gir yanlar
içerisinde titrek elleriyle yalvararak kapıyı açar.
Zavallı Türk köylü kadını, karlar, fırtınalar içinde pek sefilâne. Vatan
müdafaası uğrunda, düşman karşısında kahramanca çarpışan Türk askerinin
yuvasındaki aile ve yavruları ağlaşarak, meleşerek,
- Aman asker ağa, ne var? Düşman mı geliyor? Aman Allah aşkına olsun ne
istersiniz?
- Bir şey istediğimiz yok, yalnız tabur ve askerin ağırlığını taşımaz
için çabuk ve hayvanınız varsa, koşup veriniz.
Zaten bu köylerde hayvan bile kalmamıştı. İnsan, erkek kalmadığı gibi,
belki, birkaç yağır (omzu yaralı) merkeple bir iki uyuz öküz ve inek
bulunurdu. Allah, Allah... Ne dehşet, ne vahşetti.
Zavallı köylüler, derhal düşmanın baskın yaptığını, bir-iki saat sonra
kendilerinin de düşman ayağı altında çiğneneceklerini anladılar. Eşya-yı
zaruri yelerin yükleyip de kaçmak, hicret etmek istediler. Biçareler
buna da muvaffak olamadılar. Çünkü bulunan hayvanlarını da biz, askerler
aldık. Zavallı köylü kadınları hiçbir şeylerini almaya muvaffak olamadan
beşikteki yavrularını sırtlarına sarıp diğer küçüklerin ellerinden
yapışarak, baş açık, yalın ayak, aç bi-ilaç kaçmaya başladılar. Esasen
düşmanın hücumu pek şiddetlendiğinden ileri mevzideki askerler de
dayanamayarak ricate başladığından hepimiz birlikte muhacir kafilesine
karıştık. Yaşlı, kadın, çoluk çocuk, yaralı sağ, asker, sivil birbirine
karışmış cehennemi bir bozgun. Ana-baba günü. Semavat ve afaka çıkan
zavallı yavrucukların ah-u enîmleri (inlemeleri) kalpleri titretiyor.
Askerin yaralı olanlarının bir köşede, çamurlar içinde can çekişmeleri,
istimdatları (yardım istekleri), feryadı figan, vaveyla ayyuka çıkıyor,
sanki bir mahşer günüdür. Hiç kimseden kimseye medet, yardım yok.
Yollarda bembeyaz karlar üzerinde mecruhun ve şühedanın kanları fecaati
artıyor, hele yollar kenarlarında, çamurlar içerisinde, karlar üzerinde,
melül mahzun ve ümitsiz terk-i hayat eden çocukların hal-i pür melalleri
ciğerleri parçalıyordu. Biz ise askerliğin kendine has katı kaideleri
içerisinde, bir şey yapamamamızın ızdırabı ile talihe serzenişler
ederek, kar tabakaları üzerinde düşe kalka panik, ricat halindeyiz.
Hezimete uğramış, bozgun, yorgun, bitap askerlerle geri çekilirken
mütemadi yeni yeni acıklı olaya şahit oluyordu. Düşman süvarileri hiçbir
surette peşimizi bırakmıyor. Kar ovasında yollara dökülmüş renk renk
muhacir kız ve kadınların eşya ve elbiseleri, düşmana güzel bir hedef
teşkil ettiğinden, atılan top, tüfek mermileri boşa gitmeyip, hepsi de
hep muhacir, asker topluluğuna düştükçe binlerce masum canlar yerlere
seriliyor, yeniden bir figan, ah u enin başlıyordu. Esasen geçtiğimiz
yerlerde ciğer yakıcı, muhtelif dil-sûz vak’alar eksik değildi. Ayağı
kırılmış, çamura batmış, yaralanmış, mürt olmuş (ölmüş) mekkâre, sığır,
koyun, dana, keçi leşlerine, çamura batmış, takati kalmadığından
annesinin sırtından atılmış, ölmüş, şehit olmuş, kadın, erkek, çoluk
çocukların haddi-i hesabı yoktu. Aman yarab, beşeriyetin çektiği bu
felaket ne zaman sona erecektir. Köylerde insan kalmamış, hatta bir
harabe, bir kül yığını haline gelmiş, düşmana bir yarar olmasın
düşüncesiyle geçtiğimiz köyleri ateşe verip yakıyoruz. Ahalinin
gözbebeği gibi devşirip topladığı, tedarik ettiği hane, halı, kilim,
kabkacak, sandık, çamaşır vesaire nesi varsa kamilen heder olup gidiyor,
canından olan zavallı biçare halk, malından ayrılarak, yalnız canını
kurtarmak telaşıyla yavrusunu sırtlayıp dışarı fırlıyordu. Çok geçmeden
de bu zavallılar, hanelerinin, eşya ve mallarının asumana yükselen
siyah, kesif dumanını görerek dağdar oluyordu. Geçtiğimiz her köy ve
kasaba halkı aynı akıbete duçar oluyor, muhacir kitlesi çoğalıyor,
felaket, sefalet artıyordu. Hayatın kıymeti kalmamış, dünyanın zevki,
ana-baba-evlat muhabbeti, şefkati fikirlerden silinmiş, herkes ağlaya
sızlaya, kâh düşe kalka kemal-i tevekkül ve sabırla, kurtulmak için
mütemadi kaçıyor fakat birçokları nihayet sabır ve takatlerini
kaybederek ya bir çamura batıp boğuluyor veya soğuktan donup alnının
ezeli yazgısına kavuşuyordu. İşte bu ricat bu suretle matemengiz bir
vakaya sebep oluyordu.
Bu hal ile fırka karargâhımız olan Şekerli’ye geldik. Karargâhtan eser
kalmamış, yerinde yeller esiyor. Güzergâhtaki köy ve kasabalar boşalmış,
yanmış, dumanları tütüyordu. Her tarafta felaket sernüma olmakta (baş
göstermekte), şüheda ve ayaklar altında ezilen, çiğnenen masum
yavrucukların cesedi-i biruhları, hayvan leşleri, boşalan köy ve kasaba
harabeleriyle hem-ahenk lisan-ı hal ile beşeriyete güya şu hitapta
bulunuyordu: “Nedir bu vahşet, nedir bu dehşet, gaddar, zalim
insanlar...”
Nihayet bir gece, artık bir parça istirahat etmek için tesadüf ettiğimiz
Yayla köyünde büyük bir haneye girdik. Ne bakarsın yediler, kırklar hep
buraya toplanmış, ocakta ateş yanmakta ve biraz odayı aydınlatmaktadır.
Tabur erkânı, muhtelif kıtaatın döküntü, perakende hasta askerleri,
muhacir kadınlar, kızlar, çocuklar, hep buraya sığınmışlar. Üst üste bir
halk kitlesi hep mağmum, müteessir telaşlar içerisinde. Hele bazı
zavallı kadınlar... Yarım saat evvel çamura, karlar, buzlar üzerine
attığı yavrusunun şu dakikalardaki ölüm ızdırabını yad eden figanları
ciğerleri parçalıyor. Açlık, sefalet akla bile gelmiyordu. Bu elemnâk
geceyi, bu kızcağızların feryatları arasında biraz geçirdikten sonra
vazife başına koşarak, şafakla beraber Tokan, Hiç olar tepelerinde
düşmanla karşı karşıya gelip cenkleşmeye başladık. Bu dümdar vazifesi
ile Şehitler Köyü sırtlarında iken, sabahleyin Karapınar’da ordunun
içtima edeceği emredildi. 10. kolordu Karapınar’da toplandı. Fırka ve
alaylara emirler verildi. Bu esnada mensup olduğum 32. Fırka kutumar
sırtlarına bile-perva taarruz ve ileri gelen düşmana hücum emri aldı.
Kâmilen karla mestur bembeyaz Kutumar sırtlarında düşmana hücuma
başladık. Sıçra... Marş... Marş... Şiddetli ateş her iki tarafın top,
mitralyöz, tüfek sesleri insanın aklını alıyor.
Artık mütemadi ricat bozgunluk, sefalet gündüzleri harp, geceleri
baskın, devriye, keşif yapıyoruz.. Erzurum’un Karadeniz cihetindeki
Gavurgünay. Dullu, Akdağ tepe ve sırtlarında karlar üzerinde kan
dökülmedik bir karış yer kalmadı. Zavallı evlat-ı vatan, düşmanla değil,
tabiatla, açlıkla, yoksuzlukla, sefaletle mücadele etti. Tufan-ı tabiata
da kurşuna siper ettiği göğsünü gerdi. Mazinin Zaloğlu Rüstem’ini,
Aslanlarını utandırdı. Türk yavrularını teker teker dağlar başında,
dereler içinde alkanlara doydu. Gözü açık, karnı aç, kalbi aşk-ı vatanla
memlû olarak hasretle edebiyete götürdü. Yarab, ne iman, ne inanç, ne
asaletti bu.
Nihayet beş on yorgun dilâverle, kudurmuş düşmanın savletini
durdurabildik. Bir iki gün dağlar başında karların içinde, aç olarak
yaptığımız siper ve yuvalarda müdafaa harbine başladık, 10.Mayıs.1331
(23.Mayıs.1915). Bu esnada Fırka emriyle Simserkiz karyesine, müfreze
kumandanlığına gönderildim. 27 yiğitten ibaret, fakat hakikatte malul
bitap askerlerimle Simserkiz’e (Şehitler Köyü)gelerek bir ahıra
yerleştik. Derhal ileri karakol mahallerini tespit ederek nöbetçileri
ikame ettim. Devriye ve keşif kollarını tayin ederek ahırda biraz
istirahata kavuştum. Burası Simserkiz (Şehitler) köyü, düşmanla bizim
ordunun arasında ve ahalinin tamamı Müslüman Türk köyüdür. Biçare halk
korkularından ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Maksut Efendi isminde bir
hocaları vardı. Derhal yanıma davet ettim. Lazım gelen ihtiyat tedbire
riayet etmelerin ahaliye tembih etmesini anlattım. Halk benim gibi
Müslüman bir zabitten son derece memnun, etraftaki top, tüfek
tarrakeleri, civar köylerin muhacereti sinirlerini bozmuş kimsede
insanlık bir hal kalmamıştı.
Buradan her gün 32. Fırka kumandanlığına harp raporu gönderme
mecburiyetindeydim. Fakat emirber zabiti süvari Malazım-ı Evvel Arap
Vehbi Efendi her gün bir iki defa Fırkadan emin getirir ve benim
raporumu götürürdü. Başkaca köy halkından başka kimse ile görüştüğüm
yoktu. Müfrezemin esas vazifesi Simserkiz vadisini muhafaza ve düşmanın
ansızın buradan ilerlemesin menetmekti. 28. Mayıs. 1331 (10.
Haziran.1951) tarihine kadar müfrez olarak burada kaldım. Bu esnada
Fırkadan şöyle bir emir aldım. “Simserkiz müfreze kumandanlığına, yarın
şafakla beraber bütün fırka alaylarından topçu, mitralyözlerden birer
zabit kumandasında mekkâreler ve neferler Saptıran köyünden odun, erzak
getirmeğe gideceklerinden, bunlara düşmandan bir zarar gelmemesi için
ihtiyaten Simserkiz müfreze kumandanı, maiyetindeki efratla beraber
geceden Saptırın sırtlarını işgal ederek himaye mevzii alacaktır.”
Düşman 28. Mayıs.1331 (10.Haziran1915)’ta umumi taarruza başladı. Evvela
bütün cephede şiddetli top ateşiyle mevzilerimizi iyice hırpaladıktan
sonra ordumuzu bozarak önüne kattı. Karşımızda Tokan-Hiç olar
istikametinden yürüyüş kolu nizamında ilerleyen düşmanın manzara-i hevl-naki
(korkunç manzarası) Simserkiz halkını tahvif etti (korkuttu). Ahali
hicret için ayaklandı. Muhitimizde tekrar meleşmeler, iniltiler baş
gösterdi. Köyün mahrecinde toplu bir halde kaçan biçare yeni muhacir
kitlesine bir top mermisi isabet etti. Yavrular ağlaşarak figanları
asumana ser çekerek çil yavrusu gibi darmadağın oldular. Yeniden bir
mahşer günü oldu. Ölen, şehit olan, yaralananın had ve hesabı yoktu.
Yarab, bu ne afet; soğuğun, sefaletin tesiri bambaşka. 83. Alay da
mevziden çekildi. İlerimiz açık kaldı. Fırka, Alay ve taburumla
irtibatım kesildi. Düşmana yerimizi belli etmemek için kâh sinerek, kâh
muhtelif istikametlerden karşılıklı ateşler başladığında isabetli
atışlar yapmaya çalışarak geceye ulaştık. Karanlıktan bil-istifade civar
tepelere çekilip ta-be-sabah nöbet, devriye, keşif vazifesini yaptık.
Tabur, Alay hatta Ordumuz perişan bir halde, sefalet ezhârcihet hadden
efsun bir haldeydi. Cepheyi tashih ederek ufak ve muannit (inatçı) bir
taarruz ile düşmanı püskürtüp “S” tepesinde 8. Haziran.1331 (21.
Haziran.1915)’e kadar mevzide müdafaada kaldık. 8 Haziran 1331 gecesi
düşmanın çekildiği hissedilince ordumuz takibe başladı. Ne zevkli bir
safahat-ı harbiyeydi! Askerler dirildi. Her biri birer ejder kesildi.
Nihayet “94” tepesinde düşmanla boğaz boğaza geldik. Aman Allah’ım... o
aç, çıplak, bî-ilaç, bitkin askerim, her türlü ihtiyacı temin edilmiş
bakımlı, seçme, boylu postlu Rus askeriyle nasıl harp edermiş. Kurşun
vızıltıları arasında süngü savletini, tekme darbelerini göz seçemiyordu.
Bu seferde “Allah... Allah...” nidaları asumanı titretiyor, kaçan, bazen
durum tutunmak isteyen düşman askerine top, tüfek ötesinde başka bir
silah tesiri yapıyordu. Bu minval üzere boğaz boğaza harbe dip avn-i
Hakla (Allah’ın yardımıyla) düşmanı siperlerinden çıkarıp tardettik. Ve
bununla kanaat etmeyerek cebrâ bir takibe başladık.
Oltu şehri İd kasabası civarında 2900 rakımlı koca bir dağa, Karadağ’a
tırmanarak, kanlı bir muharebeden ve binlerce mecruhun, şüheda dem-i
masumları bahasına Karadağ nam balayı fethettik. Bu dağın tepesinde iki
sivri tepe olup arasında 50 metre kadar uzunluğunda bir düz boyun
vardır. Tepenin düşman tarafındakini düşmanlar, bizim tarafımızdakini
biz fevkalade muhafaza etmekteydik. Gece gündüz mütemadi devriye, keşif
tarassut vazifeleri vardı. Alayımız uzun bir müddet bu dağın tepesinde
kaldı. Gerçi mesafe pek yakın, 45–50 metre kadar idiyse de pek dar
olduğundan efradın kısm-ı azami şehit, mecruh olup 2900 metre tepeden
ingindeki dereye kadar yuvarlanıp parça parça oldular. Bakiye 5–10 nefer
de düşmanın mevzii olan yüksek ve büyük kayanın dibinde sıkışıp
kaldılar. Bu esnada top, tüfek ateşleri fayda etmediğinden bir müddet
burada taş muhaberesi dahi yapılmıştır. Gece karanlığında bil-istifade
bu askerler geri, kendi siperlerimize çekilmişlerse de, tel örgüyü
kaldırmak mümkün olmadı. Beyhude zavallı neferlerin bazıları şehit
oldular. Bende kalan neferlerimle 3. Tabura nakledildim.
Biz, tamam 5–6 ay bu dağın tepesinde bekledik. Karadağ müfreze ve gayret
kumandanlığı oldu. Bir gün Sami Kal’a civarında düşman tahdidatını
(yığınaklarını) ikmal etti. Gece bir projektörle taharriye başladı.
Samuhkale, Kahmeran, karye ve sırtları ehemmiyet kes betti. Nihayet
ileri mevzii 96. Alaya teslim eden bizim 94. Alay ihtiyata, Hanike
nahiyesine çekildi. Burada Kolordu nöbetçi, zabitliği, mızıka ile
kolordunun tadadı ve muntazam yürüyüşler, talimler başladı. Nihayette
Kal’a dibinde hem istirahat, hem de talim devreleri çok sürmedi. Düşman
ileri hücuma başlayıp harekâta geçti.”
*(Başkatipzade Ragıp Beyin TARİHİ HAYATIM
tahsili harp esaret kurtuluş anıları yayına hazırlayan Bülent varlık
Kebikeç yayınları kitabından alınmıştır.)
KURTULUŞUMUZ
Öyle anlaşılıyor ki ilçemizin Rus işgaline uğraması Mart-Haziran 1915
sıralarında olmuştur. 1917 yılında başlayan Bolşevik ihtilali sebebiyle
Ruslar Narman’ı terk etmişlerdir. Rus birlikleri öncelikle Şekerli
Beldesi üzerinden yani ilçe merkezinin karşı kısmından savaşçılar köyüne
kadar işgal etmişler ilçe merkezinde bulunan halk ise toparlanıp
yaşadığı toprakları terk etmek istediğinde savaşçılar köyü civarında
kafileleri durduran Rus askerleri tarafından ilçe merkezine geri
gönderilmiştir. Böylece ilçemiz halkı yaşadığı toprakları terk
etmemiştir.
Ermeniler Narman ve
Köylerine yerleşerek katliama başlamışlardır. Şekerli ve Yoldere ermeni
işgali altındadır. Ermeniler Mahmutçavuş üzerine saldırıya geçmişlerdir.
Bu arada Mahmut Çavuş komutasındaki askerler Şekerli ile Narman
bağlantısını keserek düşmanı bozguna uğratmayı başarmışlardır. Halkın
bir bölümü Mahmut Çavuş’a yapılacak bir saldırıya karşı Şekerli önünde
mevzilenmişlerdir.
Samikale de toplanan ikinci grupta Narman’ın Tuzla mevkiine mevzilenir.
Yoldere,Pertuvan,Karani Ermenilerini korkutarak dağılmalarını sağlar.
Pasinler'den Ermenilere yardım için gelen 200 ermeni atlısı da “Türk
ordusu geldi.” Diyerek geri çekilirler. Böylece Türk ordusu gelmeden
kahraman halkımızın amansız mücadelesi güzel Narman düşman işgalinden 18
Mart 1918 günü kurtulur.
Tarihi seyri içerisinde Narman Bizans hâkimiyetinde iken NAMURVAN-NAMERVAN
NAMREVAN olarak adlandırılmış, Arapların ilçemizi bayram günü ele
geçirmeleri nedeniyle “İD” olarak adlandırılan Narman 1918 Tarihinde
tekrar Türk hâkimiyetine geçtik ten sonra NARMAN olarak
adlandırılmıştır.
İLÇE OLUŞU
1926 yılına kadar ilçe statüsüne sahip olan Narman 1926 yılında Tortuma
gelen Teşkilatı-Mülkiye Heyetince düzenlenen raporla 88 köyünden 5 köyü
Artvin ili Yusufeli ilçesine, 5 köyü Kars ili Sarıkamış ilçesine, 18
köyü ve Çamlıbel (Ardos) Bucağı Oltu ilçesine dâhil edilmiş. İlçemizi de
İd bucağı adı altında 57 köyü ve Ayyıldız (Pikkir) Bucağı ile birlikte
Tortum İlçesine bağlanarak Narman ilçelikten lağvedilmiştir.
Böylece ilçemiz 1954 yılına kadar Tortum ilçesine bağlı İd bucağı olarak
yönetilmiştir. İlçemizin Belediye Başkanı İhsan ERDEM’in çalışmalarıyla
1.6.1954 yılında yeniden ilçe statüsüne kavuşmuştur.
|